Hi, Welcome to my blog, enjoy reading.
RSS

11 Aralık 2008 Perşembe

Ispanya - Granada - El Hamra Sarayi






Masallar şehiri Granada..
Daha doğrusu bir masal mekanı Elhamra.
Bu saray için ne desem boş, nasıl anlatırsam anlatayım asla orada bulunduğumuz zamanki hislerimizi aktaramam. Bir kaç kelime ile bu sarayı tanımlamam gerekse eşsiz, masalsı ve büyüleyici derdim. Bundan daha fazla yorum saçmalamadan :) sadece fotoğrafları ekliyorum.





















































































































































































































































































































































































Ispanya - Cordoba


Daha önce kiralamış olduğumuz arabamızı teslim almak üzere Europecar'a gittik. Talep etmiş olduğumuz teslim saatinin üzerinden 5 saat geçtiği için arabayı ancak 4 saat sonra verebileceklerini söylediler. Ne dediysek kabul ettiremedik. Alternatif çözüm olarak bize son modeli bir Audi teklif ettiler. Aradaki farkı ödeyerek tabi :) Programı bozamayacağımızdan kabul etmeye mecbur kaldık. Bu arada Ercan bana saydırıyor :) Gerçi gayet haklı olarak saydırıyor çünkü alışveriş manyaklığım yüzünden kendisini bir süre mağazaya sürükledim ve bu şekilde 5 saat göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş oldu .)









Notlarıma şu an bakamadığım için isim yazamıyorum fakat tüm İspanya seyatimiz boyunca en güzel yemeği Cordoba'da yedik. Gerek ortamı, gerek müzikleri, kibar garsonları, nefis Montilla Morina şarapları, mezeleri ve etleriyle bizi kendimizden geçirdi. Özellikle şeker kamışı sosu ile hazırlanmış patlıcanlar ve bull's tail steak aklımıza yer edenlerden.. Haa çok pardon. Nefis tiramisu'yu anmadan edemeyeceğim. Bir pamuk şeker kadar yumuşak ve tatlı olan tiramusu mekanın spesyallerindenmiş.. Neden olduğu açık açık :)



















İnanılmaz bir keyifle yediğimiz yemek sonrası kendimizi ara sokaklarda buluyoruz.


















Arap kültürü iyiden iyiye kendini hissettirmeye başladı. Binalar, insanlar, daracık ara sokaklar..














Buraladar bir yerde endelüs emevilerin en büyük camisinin olması gerekiyor ama fotoğrafını çekmedik mi ki?!?...










































Ispanya - Seville






İ
İspanyada yediğimiz en güzel tapaslar Bar Manolo'daydı. Üstelik yediğimiz en ucuz tapaslardı :)















Seville Katedrali Avrupa'nın en büyük katedralı olarak biliniyor.
























Flamenko gösteri sonrası kendimizi çiğ karideslere verdik :)

































Katedralin Giralda'sı yani Çan Kulesindeyiz. Buraya ulaşmak için tam 42 kat çıkmanız gerekiyor!










































Manzara nefis..













































































































Bu amca tıpkı bir Türk! Buyur yawrum diyecek diye bekliyorsunuz.






















Şimdi de Alkazar'dayız. Çocukluğum boyunca dos sistemi ile çalışan bilgisayarımda oynadığım Prince Of Persia oyunu ile tanıdığımız katedral. İçeri girmeden önce bayağı heyecanlıyım.. Acaba o tuzaklar, gizli kapılar, mozaikler, cennet bahçeleri gerçek mi?































































Burası Seville'in en eski Tapas Barı fakat inanılmaz pahalı.






















































Arenadayız.
İlk kez bir arena görüyoruz. Sorgulayan gözlerle etrafı izliyoruz. Onca hayvan burada mı katlediliyor yani? Geleneksel bir spor olaran adlandırılan boğa güreşi rehberimiz tarafından tüm ayrıntılarıyla bize anlatılıyor. Sonrasında da müzeyi geziyoruz. Geçmişten günümüze neler değişmiş, kimler ölmüş kimler kalmış tek tek dinliyoruz. Ercanto programımıza uysaydı izlemeye giderdik diyor. Ben ise miğdem bulanarak oradan hemen uzaklaşmak istiyorum :)

Bir Flamenko Sehiri: Seville

Seville, turist görünümüne ve atmosferine rağmen kendinizi bir İspanyol gibi hissedeceğiniz İspanya’nın en güzel şehirlerinden bir tanesidir. İnsanları o kadar sıcaktır ki sizi tanısınlar ya da tanımasınlar size mutlaka selam verirler ve her an yardım etmeye hazırdırlar. Şehrin meydanında başlayan yürüyüşünüz sizi ara sokaklar doğru götürür; yol bitiyormuş gibi hissederken bir anda karşınıza ufak bir meydan (Plaça) çıkar ve oradan yine ara sokaklara doğru şehiri keşife çıkarsınız.

Flamenko yüzyıllar önce Endülüs (Andalucia) çingeneleri ile başlayan bir tarihe sahiptir ve 17. yüzyılın sonlarına doğru müziksiz bir şarkı olarak, yoksulluğu, zulumü ve kişisel acıların anlatıldığı bir şekilde kesinlik kazanmıştır. Flemenkonun müziği dinlerken oryantel kökenli kendine has, asla Batı müziğine benzemeyen akor yapısını hissedebilirsiniz.

Seville’de bir flemenko gösterisi izlemek herşeye bedeldir. Genelde küçük ve otantik avlularda (Patio) yapılan bu gösteriler esnasında siz o ayakların nasıl bu kadar hızlı hareket ettiğine inanamaz, gitar çalan ellerin hangi an nerede olamaları gerektiğine nasıl bu kadar hızlı karar verdiğini anlayamazsınız. Önce gitarist ve solist çıkar sahneye. Öyle içten bir ağıtla başlar ki gösteri, önce size derdini anlatan bir şairin eserini okuyor gibi hissersiniz. Hemen arkasından bayan flemenkocu girer sahneye, dilini tamağına vurarak çıkardığı sesle adeta ritim tutar. Dansı ile kavgasını anlatır, ayaklarını her yere vuruşunda tepkisini dile getirir.. Gözlerini gözlerinize diker, büyülenirsiniz. Şimdi ise sıra erkek flemenkocuya gelmiştir. Tam bir beyendi gibi görünür; gömleğinin üzerine bir yelek giymiştir ve uzun saçlarını briyantinleyerek geriye doğru taramıştır. Ayakkabılarının ışıltısı gözlerinizi alır. Bir erkek vücudunun ne kadar estetik olabileceğinin kanıtıdır dansı. Durak durak bilmeden, soluk almadan ve asla yorulmadan dans eder.

Tutku, özgürlük, isyan, hüzün ve mutluluğun adımlarıyla izlemek ve hissetmek üzere bir gün mutlaka Seville’e gidin!